Sanatın Anlamı/ Yasemin Şenyurt

2 Mart 2019 Cumartesi

Kendi Sınırlarını Bulmak

Felsefe, kendi sınırlarını bulmaktır. Bu yüzden her felsefe etkinliği, en temelde ve en başta "Felsefe nedir?"-yani her bir felsefe yapan kişi açısından, "Bu yaptığım nedir?" sorusuyla başlar; en üstte ve en sonda ulaşabileceği de, bu soruya-yeni, bir-yanıt olmaktır.
Çünkü, felsefenin ilk-bazen, tek- kaynağı olan; felsefe yapmakta olan, kişinin ilk ve tek derdi, kendi sınırlarını bulmaktır.
Bu kişi (Kundera'nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ndeki Sabina gibi) yapmakta olduğu bir resmin tuvaline -kazara- sıçrayan bir boya damlasının yarattığı çatlağın nereye kadar götürebileceğini deneyen ressam, gibidir: yaşamında açılanbir çatlağı izleyerek, üzerine giderek, derinleştirip genişleterek, nereye varabileceğini, vardırılabileceğini,nereye kadar uzanabileceğini,uzatılabileceğini deneyip görmeğe çalışan bir kişi...
Oruç Aruoba, Olmayalı, s:144


Fotoğraf: Yasemin Şenyurt

DÜŞLERE DALIŞ YERİ






Berrak yataktan kalkmakta zorlanıyordu. Gün başlamış ve insanlar okullarına, işlerine doğru yola koyuluyorlardı. Berrak'ın evinde ara ara çalan alarm sesi onu uyandırmaya yetmiyordu. Dün gece gayet güzel uyumuş olmasına rağmen alarmı hiddetle kapatıyordu. Doğrulabilse gün onun için de başlayacaktı. Uykunun içine çekilme hali mi daha sıcaktı yatak mı bilinmez ama Berrak biraz daha uyursa işe gecikecek ve olanlar olacaktı. Bir an doğrulan ve doğrulduğunda gözlerini ovuşturan Berrak ilk olarak saate baktı. Saati bulanık görüyordu. Yüzünü yıkamak için lavaboya fırlarken az kalsın yere düşüyordu. Dengesini buldu. Kişiler dengesini bulunca belki de gün başlıyordu.  Kahvaltı etmekten yana her zaman sıkıntı duyan Berrak kahvesini hazırladı. Alarm yeniden çaldı ve onu kapatıp bilgisayarını açtı. Bu sabah dinlemesi gereken ilk şarkı dün rüyasında çalıyordu. Bu sabah yapılması gerekenler de keşke dün rüyasında yapılmış olsaydı ve rüyalar ile gerçek hayat  bu kadar birbirinden ayrılmış olmasaydı... Yetiştirilmesi gereken işlerden bir tanesi ona o kadar zor geliyordu ki  birden kendini yatağa bırakıvermek istedi. Birden kendine hayatta mucizeler olduğunu hatırlattı. Muhakkak ki o işi yapacak ve muhtemel de yetiştirecekti. Bunun için şu anda hızlı davranması gerekiyordu. Kot pantolon ve gömlek seçeneğini zorlamayacaktı. Yürümek güzel olabilirdi ama otobüsten yana olacaktı bu sabah. Asık suratlı muavine aksi aksi bakacaktı. Otobüste koltuklar dolu olacağı için ayakta duracak ve müzik dinlemek yerine insanları gözlemleyecekti. Bunun için evde oyalanmaması gerekiyordu ama o oyalanmaktan yanaydı. İnsan çelişkinin ta kendisi olabiliyor bazen. Berrak'ın zihninden o an gezgin olma isteği geçti. Sırt çantasına iki üç kitap yerleştirip fotoğraf makinesiyle ülke ülke gezmek için nelerden vazgeçmezdi ki...Ofise kapanıp evrakların içinden çıkamaz olmayı başına gelmiş en büyük felaket olarak algılayan Berrak evin kapısını kilitledi ve kendisini otobüs durağında buldu. Muhakkak ki işleri yetiştirecek ve yorgun argın eve dönecekti. Eve döndüğünde kilitlediği kapıyı kendisi açacak ve yatak odasına gittiğinde orada kendisini büyük bir sürpriz karşılayacaktı: Düşlere Dalış Yeri yazısını bu odaya kim yerleştirmiş olabilirdi? Berrak'ın evinin anahtarı kimsede yoktu. Bu sürprizi yapan her kim ise Berrak'ı çok iyi tanıyor olmalı. Berrak'ı çok iyi tanıyan biri ve onun için bir şey yapmak isteyen biri için de anahtar meselesi sadece bir ayrıntı olmuş olmalı. 

yasemin şenyurt
03.03.2019

1 Mart 2019 Cuma

Labirent 3 Açılışı bu akşam Ka'da



Danışmanlığını Fazlı Öztürk’ün / @fazliozturk yaptığı Labirent #03, Elçin Orçan, Eren Alpay, Fügen Yörük, Kenan Cengiz, Nihal Aral, Selma Aygörmez ve Yasemin Şenyurt'un işlerinin yer aldığı sergiyle izleyicilerle buluşuyor. 2-30 Mart 2019 tarihleri arasında Ka Salon'da görülebilir!
▪️
Labirent atölyesi daha önce üretilmiş eserlerden yola çıkarak; hem o eserleri anlama çabasını hem de onlardan destek almayı, ilham bulmayı içeriyor ve böylece katılımcılarından kendi seslerini aramalarını istiyor. Bunu yaparken aynı zamanda birlikte üretmenin pratik arayışını da hedefliyor.
▪️
Labirent #3'te ilham veren aşağıdaki eserlerden yola çıkan katılımcılar, izledikleri/dinledikleri bu eserlerden yeni yorumlar üretmeye, farklı bakış açıları inşa etmeye çalıştılar. 📚 Bilge Karasu’nun Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı (1970) kitabı “Tepe” bölümü,🎥 Arjantinli yönetmen Fernando E.Solanas’ın Sur (Güney, 1988) filmi, 🖼 İspanyol ressam Francisco Goya’nın Cadıların Sabbatı (1819-1823) resmi, 🎙Neşet Ertaş’ın Gönül Dağı türküsü, 🎵 Amerikalı bağımsız yönetmen Jim Jarmusch’un Down By Law (1986) filminde kullanılan film müziği (Tom Waits, Jockey Full Of Bourbon), 🎶 Fredric Chopin'in Op 9-No-1 nocturne (1831) eseri,✏️ Akira Kurosowa’nın Dreams (1990) filminde yer alan Su Değirmeni Köyü'ne dair bir deneme.
▪️
22 Mart 2019 Cuma gününden itibaren izleyiciler de kendi ürettikleri işlerle sergiye dahil olabilecekler. Sergi alanı -sergide paylaşılan işlerin formunu bozmadan- dışarıdan müdahaleye açık hale gelecek. Bu süreçte izleyiciler de fotoğraf/video/çizim/metin vb. aracılığıyla serginin bir parçası haline gelebilecekler. Sergi değerlendirme buluşmasının yapılacağı 30 Mart 2019 Cumartesi günü saat 15:00’da sergiye katılanlar ve işler üzerine konuşmak isteyen herkesle Ka Atölye’de yine bir arada olacağız. Kaçırmayın!

14 Şubat 2019 Perşembe

Derdimiz Başka





Pas da veririz
Gol olsun diye
Bütün derdimiz kazanmak değil
Bütün derdimiz ağları havalandırmak
Unutmadan 3-0 da olsa kazanmak mümkün
Yine de derdimiz başka

Taraftarlarımız küfürden yana değil 
Antrenör yenilmenin değerini bilmekte
Unutmadan maç doksan dakika
Kim demiş penaltıda kendi kalesine gol atamaz kimse diye
Ben attım 
Kaleciydim

Vurdum elimle 
Bağırdım gol diye
İnsan bir ömür kalede gol yedikçe 
Tokluk hissediyor bir bakıma
Kupa kazanmak güzel de
İnsan ağların havalanmasına  hayran kalıyor

Yasemin Şenyurt
15.02.2019 
Ankara

7 Şubat 2019 Perşembe

Muğlak Mucize



İlkbahar gecesinde
Yıldızlardan sarhoşum
Kainatı şiirle yoklamaktan
Gri mi gri bir güzel elbise içinde
Uzanmışım 
Di'li geçmiş zamanlar atlasına
Değilliyorum pişmanlığı
Amor fati ile

Nietzsche okumalı
Daha çok
Sarsılmak için mi sandınız
Hayır hayır
Kendimiz için
İlkyardım için 

Uzanmışım
Di'li geçmiş zamanlar atlasına
Bu bir kağıttır demek için
Kaç asır geçecek
Kalemim kırgın
Nietzsche okumalı

Böyle Buyurdu Zerdüştle bırakmamalı
Deccal ile başlamamalı
Gözlerim kapanmalı 
Kuru kuru anlamamalı
Yıldızlardan sarhoş olmalı 
İlkbahar gecesi

Okur mu insan kendi alın yazısını
Bilmem onu bunu
Nietzsche oku
Di'li geçmişte gelecek düşüdür o 

Gözlerini değil ama
Bakışını muğlaklaştırır 
Nietzsche
Muğlak bir mucize sunar 
İnsana ve aşka dair

Bence bu gece onu oku

Yasemin Şenyurt
07.02.2019

6 Şubat 2019 Çarşamba

Varsayım




Bir masaldan başka masala
Kaç tay büyür

Gökten üç elma düşmeden
Kaç kötü ders alır

Dersten derse
Kaç teneffüste dizleri kanar zamanın

Sayabilir mi insan
Sayılamaz mı yoksa an ve içindeki heyecan

Kalbim öyle çarpıyordu ki
Ne takvim ne saat durdurabildi

Anladım ki ölçülmez zaman 
Aşktan sonra 

Anladım ki ölçemez insan
Ne boyunu ne yaşını 

Ölçtüğünü varsayar sadece
Varsaymazsa vay haline

Yasemin Şenyurt
07.02.2019
Ankara
08.50

2 Şubat 2019 Cumartesi

Kasvetli bir şehir mi Ankara?







Ankara kasvetli bir şehir mi? Hiç sanmıyorum. Ankara’da deniz yok mu? İç denizlerimizi çoğaltan denizin kendisidir Ankara. Bu nedenle Andeniz…


1997 yılının soğuk mu soğuk bir sabahında Ankara’ya alışmaya çalışırken Ankara’nın deniz olduğunu bilmiyordum. O senelerde çift katlı belediye otobüslerinde bir deftere notlar alırken hiç geçmeyeceğini düşündüğüm acının eşliğinde arada sırada da başımı cama yaslıyordum. Sarı yağmurluğum, çocuksu çantam, uçuk pembe rujumla kitabevlerinde başımı döndüren kitap kokusunun tadını çıkarıyordum. Kitapların arasında olmanın ve kendime bir kitap almanın getirdiği mutluluk ne sinemada ne bir kafede ne de Kuğulu Park’ta mevcuttu.
İnsan kasvetli bir şehir mi? Hayır!
Yüzüm asık oluyor bazen. Günlerdir şiir okumadığım için herhalde diyorum. İçimde bir şey var, tam anlatamadığım, belki de günlük hayata uyum sağlama çabasının getirdiği sıkıntı. Zorunlu derslerden, seçmeli derslerden, hayat derslerinden kurtulup salıncağa biniyorum. Çocuk muyum, genç mi yoksa yetişkin olmak için didinen biri mi? Her gün gazete alıp köşe yazarlarını okumak istiyorum ama çabalamıyorum. Gazete çantada, masada, odada bir yerde unutuluyor. Haberleri takip etmek istedikçe bozguna uğruyorum. Olan biten kötülükleri bilmeliyim, haberim olmalı düşüncesi öyle ağır basıyor ki haberlerden habersiz olduğum için suçluluk duyuyorum. Kötülüklere karşı koyabilmek için onları tanımalı insan. Karşı koyma isteğine rağmen kötülüklere tahammülüm her geçen gün azalıyor. Haberlerden habersiz olmakta buluyorum çareyi. Çare mi gerçekten, bilmiyorum. Tarih bilmek istiyorum, Türkiye’nin siyasi tarihini okumak ve gündemdeki bir konu hakkında tarihle ilişki kurarak yorum yapmak istiyorum. Bu istediklerimi yapamadığım için, buna benzer çabalarda hep başarısız olduğum için kendimden utanıyorum.
İnsanım ve biliyorum ki bir insanın yapabilecekleri olduğu kadar yapamayacakları da vardır. Her şey dört dörtlük olsun ve her istediğim gerçek olsun dileği sadece dilek olarak kalır. Sınırlarımızı görmeliyiz ki yapabileceklerimizi daha güzel ve daha doğru yapabilelim. Anladım ki dünyada ve Türkiye’de olanları anlamaya, kavramaya gücüm yetmiyor. Gücümün yetemediği şeyleri anladığımda şiire, öyküye, denemelere daldım. Denize dalar gibi…


Ankara’da sinemaya, tiyatroya, operaya gitmeye başladım. Üniversitede dersler, ders çıkışı bahçede muhabbet, Sıhhiye’den Kızılay’a yürüyüşler ve soluğu kitabevlerinde aldığım saatlerde karşılaştığım Oruç Aruoba kitapları.
Oruç Aruoba kitaplarının içinde kendimi buluşum. Kendimi bulduğumu hissettiğim bir yazarın kitaplarından ayrılmanın zor gelmesi ve derslere yönelik ilgisizliğim sonucunda üniversitenin ikinci senesinde daha çok çalışmam gerekliliği…
Dünyada olup bitenlerden habersiz ya da çok az haberdar bir biçimde aşka ve şiire yönelen yüzümde, gövdemde, ruhumda sancılar duyuşum, sancıları anlamlandıramayışım ve yaşamın kötü, hırpalayıcı, düşmanca olduğunu düşünüşüm…
Yüzümdeki gülümsemenin yapay olmaması için bir şey yapmam gerektiğini biliyorum ama bunun ne olduğunu bilmiyorum o senelerde. Gerçekle içten bir bağ nasıl kurulur, korkunca hep kaçmak zorunda mıyız, yaşam neden yorucu ve bir o kadar da güzeldir sorularına da cevap bulabilmiş değildim. İçim içime sığmadığında veya başımı derde soktuğumda şarkılar yetişiyordu imdadıma. Geçmişe doğru çekildiğim, karamsar olduğum, çığlık çığlığa bulunduğum yerden kaçmak istediğim zamanlarda mantıklı davranamıyordum.



İnsan kasvetinden kurtulabilirse içindeki güneşli hüzün yüzünü gösterir ve kişinin yaşamını ısıtır. Şen şakrak olmak, olumlu değerlendirmeler yapmak, iyimser olmak insanın sağlığına ister istemez fayda ediyor. Hüzün ise derinliği ve yaratıcılığı besliyor. Belirsizliklerle karşı karşıya geldiğimizde paniğe kapılıyoruz ve bu panik esnasında en temelde ölümlü olduğumuzu görüyoruz. Ölümlü olduğum gerçeği ile farklı zamanlarda farklı biçimlerde yüzleştim. Bu gerçek ister istemez insanı üzüyor ama üzüntüyü hüzne dönüştürdüğümüzde en güzel yaşam şiirini ya da ölümün değeri ile ilgili en anlamlı öyküyü yazabilmemizi sağlıyor.

            Duyguların birbirine dönüşmesi insanın yaşamında gökkuşağı etkisi yaratabilir. Bir duygudan diğerine ani, keskin geçişlerden daha çok anlatmak istediğim şey; bir rengin bir tonundan diğerine geçişteki gibi dönüşümler. Başıma gelebilecek en güzel şey ne olabilir diye düşündüğüm zamanlarda çocukluğumdan bu yana aklıma hep yazar olmak geldi. Rengin bir tonundan diğerine geçer gibi bir sözcüğün anlamından başka bir sözcüğe dokunmak beni hep büyüledi. Andeniz’e geldiğimde öykü yazmayı bilmiyordum. Andeniz’de öykü yazmayı öğrendim. Edip Cansever’in şiirlerini ilk kez Andeniz’de okudum. Akrilik boya ile çok sevdiğim resimleri ilk kez Andeniz’de yaptım.


            Dünyanın bin türlü hali var derlerdi de inanmazdım. Tedbiri elden bırakmamak lazım anlamında söylenen bu söze yine de çok güvenmiyorum ve çoğu zaman bu söz doğrultusunda kararlar vermiyorum. Risk almayı, içimden aktığı gibi yazmayı, yaşamayı, yüzmeyi seviyorum. Eğer içimden geldiği gibi yaşayamaz ve yazamazsam özgürlüğümü kaybettiğimi hissediyorum. Korkularıma bakıyorum ve bazen haklı olduğumu görüyorum, korkuyorum ama abartmıyorum. Sürekli tedbir alma isteğinin sağlıklı olduğunu düşünmüyorum.
            Dünyanın bin türlü halini sevebilmek için çok şiir okumak gerekiyor. Öfkemiz haklı olduğunda bile öfkeden çılgına dönmemek için bazı şiirleri özümsemiş olmak gerekiyor ve inceliğimizi hünerle sürdürmek bize düşüyor. İnsanca olan her şeyin içinde hatanın, kusurun yeri olduğunu bilmek ve bu bilginin hakkını vermek gerekiyor.


            Bazen haklı olmanın ya da haksız olmanın hiç önemli olmadığı anlar vardır. Böyle anların olabileceğini de 1997 senesinde bilmiyordum. İnsan yaşadığı deneyimler sonucunda edindikleri ile geçmişe baktığında geçmişteki yargılarına, yanılgılarına “ne kadar tuhaf” diyebiliyor. Tuhaf olan şey aslında hayata bakışımızdaki değişimdir. Tuhaf ve değerli olan bu bakış açısı değişimi sayesinde “kötü” dediğimiz bir hastalığın, başıma hiç gelmemiş olsaydı dediğimiz bir olayın ne kadar önemli, anlamlı, değerli olduğunu anlarız. “Yersiz” gözüken bir şeyin “yerli yerinde” olduğunu fark etmemiz için belki de geleceğe ihtiyacımız vardır.

            İnsanın şizofreni tanısı almış olması “ölümden beter bir durum” mu? Asla! Şizofreni tanısı aldığım ve tedavi olduğum için ve tedavi sürecinde öğrendiklerim için hep iyi ki dediğimi söylersem beni yadırgayabilir veya anlamakta zorluk çekebilirsiniz. Başlangıçta bir “ruhsal hastalığa” sahip olduğumu, bütün yaşamımın karardığını, yapmak istediklerimden elimi eteğimi çekmem gerektiğini düşünmüştüm. Böyle düşündüğüm için de günlüğüme 2000 yılında “Yasından emin bir Yasemin” var yazmıştım.    Sene 2019 ve geçenlerde söylediğim şu sözün hakkını vermem gerekiyor: Kendinden emin bir Yasemin var Andeniz'de! 


Kuğuların Kalbi


Fotoğraf: Yasemin Şenyurt

Şehirde bir simitçi
Simitlerinin yanında umut peyniri üçgen
Simitlerinin tadında gerçek

Şehir simitçiden sorulur
Öyle bakıyor durduğu yerde
Simitçinin kalbinde dört yaşındaki oğlu

Elleri üşümüş
Gözlerinden yaş gelmeyeli asırlar olmuş
Mırıldandığı şarkıya eşlik ediyor şehir
Şehir bile farkında değil

Susamlar geliyor gözünden
Yaş yerine
Bu sabah daha farklı simitlerin tadı
Çay daha sıcak

Günahların en büyüğünü işlemiş insan
Yine de affedilmiş
Bu sabah af diliyorum
Kuğulardan

Tanrıya inanmadığım için değil
Kuğuların kalbinin tanrı olduğuna inandığım için

Yasemin Şenyurt

28 Ocak 2019 Pazartesi

“Non je ne rigrette rien”-2



Gözüm güneşe batmıştı
Ağlıyordum ki Gül
Çöl olmamak için
Gözüm uzaklara batmıştı
Ağlıyordum ki Nil

Çığ gibi büyüyordum
Büyümek ki Gül
Büyümek ki zil zurna sarhoşluk
Büyümek ki bilek güreşinde yenilmek
Nil bile anlamıyordu

Arabanın altında kalmadım dün
Gözyaşı büyüdü ve beni ezdi
Yaşamak ki
Anılarımızdır

Şiir antolojilerinde aradım
Kendime rastlamadım
Yaşamak ki
Bulamamaktır kimi zaman




 Yasemin Şenyurt
29.01.2019
06:38
Ankara



“Non je ne rigrette rien” -1




Sabah olmamıştı henüz
Sinemaya gidecektim sabah
Hüngür hüngür gülecektim
Yanımdaki kişiden utanmadan

Paskalya kokacaktı dokunduğum her şey
Şiir yazmayacaktım
Çocuk parklarında güvercinleri izleyecektim
Aşık olmamış insanlara üzülecektim

Sabah olmamıştı henüz
Şair
Geceyi ve sıkıntıyı öğretiyordu
Çocuk parklarında

Cümleler kuruluyordu
Kimse kimseyi duymuyordu
Herkes kalbini beşiğe bırakmıştı


Can kulağını yitirince
Can kulağını yitirince
Gerçek ölümdü bu
Çocuk parklarında başlayan

Yasemin Şenyurt
29.01.2019




25 Ocak 2019 Cuma

saat dört yirmi üç

sevmek üzerine söylediklerimiz
masaldır
çocukların en çok sevdiği

sevmek hakkında düşüncelerimiz
şiirdir 
kalbimizi arındıran

yaralıdır gökyüzü
o yüzden yağar yağmur
yeryüzü iyileşir

sevmek muammadır
o yüzden yağar yağmur
deniz iyileşir

bu şarkıyı birlikte dinleyelim
sesini biraz daha açıyorum
kalbimin

ne yaptığımı bilmiyorum
saat dört
birlikte yaşamanın en güzel anındayım

burada olsaydın
dizime uzanırdın
yağmur kesin yağardı

saçlarını karıştırırdım
aklım dokunulmazlığını kaybederdi
aklıma dokunurdun

ne düşündüğümü bilmiyorum
özlüyorum
özlemek pekiyi

burada olsaydın
içimden geçen şiiri bulurdun
hissederdin kesin 

bana sarılırdın
içimden geçen sonsuzluğu reddederdik birlikte
sonlu ve sevgili olurduk

sonlu ve sevgili olmayı seçerdik
sonsuzluğu reddederdik
iyileşirdi gökyüzü

vay be derdi tanrı
imkansız zannederdi insanın sonsuzluğu reddini
şefkatli olmaya karar verirdi

sonlu ve sevgili olmak 
bütün mesele bu 
sonsuzluğu isteyenler
henüz farkında değil
kavuşmayı isteyenler
henüz sevgili  değil

Yasemin Şenyurt
26.01.2019 
Ankara
04:21

9 Ocak 2019 Çarşamba

Cevap Tiryakileri Okumasın


Fotoğraf: Yasemin Şenyurt




Sıcacık bir tabak mercimek çorbası hazırladım kendime. Gecenin soğuğunu alır dedim ve aldı. İki kedime de süt hazırladım. Elimi, yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçaladım ve uyumaya hazırlanırken kedilerimden biri yanıma zıpladı. Gözlerine baktım, o da bana bakıyordu. "Kalkıp yazmalısın" diyordu. Ben de kendimi uyumak için zorluyordum. O haklıydı ve hiç uykum yoktu. Salona geçtim, radyoyu açtım. Radyoda en sevdiğim Fikret Kızılok şarkısı çalmaya başladı. Kedim dizlerime zıpladı, yine aynı kararlı bakışla aynı cümleyi kurdu. Kedimle mi kendimle mi inatlaşıyordum bilmiyordum ama yazmayacaktım. 

Gece işaretlerini takip edersem yazmam şarttı. Yıllar önce verdiğim sözü hatırlarsam yazmayı bırakamazdım. Mutfağa geçtim, mercimek çorbası hala sıcaktı. Güzel kokusu bütün mutfağı sarmıştı. Bir tabak daha hazırladım. Kedim benden ümidi kesmiş olacaktı. Radyoda Fikret Kızılok'un şarkısı bitmişti. Salona geçip frekansı değiştirdim. Çorbayı içerken sürekli oynadım frekansla. Bulmak istediğim şarkıyı bilmiyordum. Radyoyu kapatıp bilgisayardaki müzik kanalını açtım. Fikret Kızılok şarkıları sürsün istedim. Kendimi zorladığımın farkındaydım. Kendime kahve yapmaya başladığım an yazı yazacağımdan emin olabilirdim. Bu adımı atacak mıydım? 

Düğüm olmuştum. Kedim geldi, başını yüzüme sürdü. "Bu inat iyi değil" dedi. Yazmalı mıydım? Pencereye baktım uzun süre. Başka bir işaret bekledim. Yazmam gerektiğini söyleyecek bir başka işaret mi bekliyordum? Bu kara kışta gecenin bu saatinde pencerenin dışında ne olabilirdi ki? 

Tuhaf bir şey oldu. Kağıtlar uçuşmaya başladı. Pencerenin dışında rengarenk kağıtlar uçuşuyordu. Gözlerime inanamadım. Üst kattaki komşumun yazmakla çizmekle ilgisi yoktu. Gördüklerim gerçek miydi? O anda yanımda olan diğer kedim "sen işaret bekliyordun" dedi. O an bu gördüklerimin hayal mi gerçek mi olduğunun önemi yoktu. Yazmak için her şey hazırdı. Masamdaki bilgisayara baktım, tozlu harflere dokundum. İnanılmaz bir şey daha oldu o an. Yıllardır masamda duran okyanus kokulu mum kendiliğinden yandı. 

Anladım ki yazacaktım. Anladım ki kedim haklıydı. İlk cümle için kendimi buz gibi sulara attım. Kolay değildi. İlk sözcüğün azim olması sağ kalmama yardım etti. Okyanus kokulu salonda başım zonkluyordu. Kedim uyuyordu. İçimden eyvah sözcüğü yükselirken ondan can simidi yaptım. 

Tozlu harfler kendilerine gelmişti. Birbirlerini tanıyor ve sözcük sözcük geliyorlardı yazıya. Aklınıza takılan şu uçuşan kağıtlar gerçek miydi sorusuna yanıt vermeyeceğim. Çünkü o sorunun soru olarak kalması gerektiğine inanıyorum. Siz  cevap tiryakisi olmuş olabilirsiniz ama ben soruları daha çok seviyorum. 

Yasemin Şenyurt
10.01.2019
Ankara 

1 Ocak 2019 Salı

Bulutları Eve Taşımak








Bulutları çekmeye çalışıyordum. Çekip büyütüp çerçeveletmek istiyordum evimin duvarlarına. Bulutları evin duvarlarında görünce rahatlayacaktım. Onlara isim verecektim. Üstelik huysuz, minik, kalp gibi isimler verecektim. Üstelik onların yaşı olacaktı. Bu kadarı da akla mantığa aykırı olmalıydı ama içimdeki bu tutku söz dinlemiyordu. Bulutları çekerken uçurtmaları, balonları, kuşları da kadraja dahil etmekti işim gücüm. "Bulutsuz bir an düşünmüyorsun" diyen arkadaşlarımdan bazıları bu durumdan çok yakınsa da bazıları da benim sayemde fotoğrafa merak salmaya başlamıştı. Birlikte yürüyüşe çıkıyor, olur olmaz anlarda kafamızı gökyüzüne kaldırıyorduk ve çoğunlukla büyüleniyorduk. Büyülenme anlarında çubuk krakerler oluyordu cebimizde, çocukluğumuzdaki gibi. Büyülenme anlarında ufak not kağıtları duruyordu çantamızda. Havalı havalı dolaşırken sokaklarda bizi görenler bize kümülüs diyorlardı. Bize kümülüs demeleri hoşumuza gidiyordu. Şikayet eden arkadaşlarım benimle kahve içmek istediklerini, iki lafın belini kıramadığımızı söylüyordu. Onlara hak veriyordum ama bulutları eve taşımak çok neşeli bir eylemdi. Ben onlara işe gittikleri için sitem ediyor muydum? Onlar da gün gelecek şikayet etmekten vazgeçeceklerdi. Bulutları eve taşımanın yetmeyeceğini hissetmeye başlamıştım ki babam İstanbul'dan yanıma geldi. Evdeki bulut fotoğraflarının çokluğu karşısında şaşkındı ve her birine tek tek baktı. "Her zamanki gibi seninle gurur duyuyorum" dedi.O cümleyi kurarkenki ses tonu unutulmazdı. 
Yasemin Şenyurt
01.01.2019