2 Şubat 2019 Cumartesi

Kasvetli bir şehir mi Ankara?







Ankara kasvetli bir şehir mi? Hiç sanmıyorum. Ankara’da deniz yok mu? İç denizlerimizi çoğaltan denizin kendisidir Ankara. Bu nedenle Andeniz…


1997 yılının soğuk mu soğuk bir sabahında Ankara’ya alışmaya çalışırken Ankara’nın deniz olduğunu bilmiyordum. O senelerde çift katlı belediye otobüslerinde bir deftere notlar alırken hiç geçmeyeceğini düşündüğüm acının eşliğinde arada sırada da başımı cama yaslıyordum. Sarı yağmurluğum, çocuksu çantam, uçuk pembe rujumla kitabevlerinde başımı döndüren kitap kokusunun tadını çıkarıyordum. Kitapların arasında olmanın ve kendime bir kitap almanın getirdiği mutluluk ne sinemada ne bir kafede ne de Kuğulu Park’ta mevcuttu.
İnsan kasvetli bir şehir mi? Hayır!
Yüzüm asık oluyor bazen. Günlerdir şiir okumadığım için herhalde diyorum. İçimde bir şey var, tam anlatamadığım, belki de günlük hayata uyum sağlama çabasının getirdiği sıkıntı. Zorunlu derslerden, seçmeli derslerden, hayat derslerinden kurtulup salıncağa biniyorum. Çocuk muyum, genç mi yoksa yetişkin olmak için didinen biri mi? Her gün gazete alıp köşe yazarlarını okumak istiyorum ama çabalamıyorum. Gazete çantada, masada, odada bir yerde unutuluyor. Haberleri takip etmek istedikçe bozguna uğruyorum. Olan biten kötülükleri bilmeliyim, haberim olmalı düşüncesi öyle ağır basıyor ki haberlerden habersiz olduğum için suçluluk duyuyorum. Kötülüklere karşı koyabilmek için onları tanımalı insan. Karşı koyma isteğine rağmen kötülüklere tahammülüm her geçen gün azalıyor. Haberlerden habersiz olmakta buluyorum çareyi. Çare mi gerçekten, bilmiyorum. Tarih bilmek istiyorum, Türkiye’nin siyasi tarihini okumak ve gündemdeki bir konu hakkında tarihle ilişki kurarak yorum yapmak istiyorum. Bu istediklerimi yapamadığım için, buna benzer çabalarda hep başarısız olduğum için kendimden utanıyorum.
İnsanım ve biliyorum ki bir insanın yapabilecekleri olduğu kadar yapamayacakları da vardır. Her şey dört dörtlük olsun ve her istediğim gerçek olsun dileği sadece dilek olarak kalır. Sınırlarımızı görmeliyiz ki yapabileceklerimizi daha güzel ve daha doğru yapabilelim. Anladım ki dünyada ve Türkiye’de olanları anlamaya, kavramaya gücüm yetmiyor. Gücümün yetemediği şeyleri anladığımda şiire, öyküye, denemelere daldım. Denize dalar gibi…


Ankara’da sinemaya, tiyatroya, operaya gitmeye başladım. Üniversitede dersler, ders çıkışı bahçede muhabbet, Sıhhiye’den Kızılay’a yürüyüşler ve soluğu kitabevlerinde aldığım saatlerde karşılaştığım Oruç Aruoba kitapları.
Oruç Aruoba kitaplarının içinde kendimi buluşum. Kendimi bulduğumu hissettiğim bir yazarın kitaplarından ayrılmanın zor gelmesi ve derslere yönelik ilgisizliğim sonucunda üniversitenin ikinci senesinde daha çok çalışmam gerekliliği…
Dünyada olup bitenlerden habersiz ya da çok az haberdar bir biçimde aşka ve şiire yönelen yüzümde, gövdemde, ruhumda sancılar duyuşum, sancıları anlamlandıramayışım ve yaşamın kötü, hırpalayıcı, düşmanca olduğunu düşünüşüm…
Yüzümdeki gülümsemenin yapay olmaması için bir şey yapmam gerektiğini biliyorum ama bunun ne olduğunu bilmiyorum o senelerde. Gerçekle içten bir bağ nasıl kurulur, korkunca hep kaçmak zorunda mıyız, yaşam neden yorucu ve bir o kadar da güzeldir sorularına da cevap bulabilmiş değildim. İçim içime sığmadığında veya başımı derde soktuğumda şarkılar yetişiyordu imdadıma. Geçmişe doğru çekildiğim, karamsar olduğum, çığlık çığlığa bulunduğum yerden kaçmak istediğim zamanlarda mantıklı davranamıyordum.



İnsan kasvetinden kurtulabilirse içindeki güneşli hüzün yüzünü gösterir ve kişinin yaşamını ısıtır. Şen şakrak olmak, olumlu değerlendirmeler yapmak, iyimser olmak insanın sağlığına ister istemez fayda ediyor. Hüzün ise derinliği ve yaratıcılığı besliyor. Belirsizliklerle karşı karşıya geldiğimizde paniğe kapılıyoruz ve bu panik esnasında en temelde ölümlü olduğumuzu görüyoruz. Ölümlü olduğum gerçeği ile farklı zamanlarda farklı biçimlerde yüzleştim. Bu gerçek ister istemez insanı üzüyor ama üzüntüyü hüzne dönüştürdüğümüzde en güzel yaşam şiirini ya da ölümün değeri ile ilgili en anlamlı öyküyü yazabilmemizi sağlıyor.

            Duyguların birbirine dönüşmesi insanın yaşamında gökkuşağı etkisi yaratabilir. Bir duygudan diğerine ani, keskin geçişlerden daha çok anlatmak istediğim şey; bir rengin bir tonundan diğerine geçişteki gibi dönüşümler. Başıma gelebilecek en güzel şey ne olabilir diye düşündüğüm zamanlarda çocukluğumdan bu yana aklıma hep yazar olmak geldi. Rengin bir tonundan diğerine geçer gibi bir sözcüğün anlamından başka bir sözcüğe dokunmak beni hep büyüledi. Andeniz’e geldiğimde öykü yazmayı bilmiyordum. Andeniz’de öykü yazmayı öğrendim. Edip Cansever’in şiirlerini ilk kez Andeniz’de okudum. Akrilik boya ile çok sevdiğim resimleri ilk kez Andeniz’de yaptım.


            Dünyanın bin türlü hali var derlerdi de inanmazdım. Tedbiri elden bırakmamak lazım anlamında söylenen bu söze yine de çok güvenmiyorum ve çoğu zaman bu söz doğrultusunda kararlar vermiyorum. Risk almayı, içimden aktığı gibi yazmayı, yaşamayı, yüzmeyi seviyorum. Eğer içimden geldiği gibi yaşayamaz ve yazamazsam özgürlüğümü kaybettiğimi hissediyorum. Korkularıma bakıyorum ve bazen haklı olduğumu görüyorum, korkuyorum ama abartmıyorum. Sürekli tedbir alma isteğinin sağlıklı olduğunu düşünmüyorum.
            Dünyanın bin türlü halini sevebilmek için çok şiir okumak gerekiyor. Öfkemiz haklı olduğunda bile öfkeden çılgına dönmemek için bazı şiirleri özümsemiş olmak gerekiyor ve inceliğimizi hünerle sürdürmek bize düşüyor. İnsanca olan her şeyin içinde hatanın, kusurun yeri olduğunu bilmek ve bu bilginin hakkını vermek gerekiyor.


            Bazen haklı olmanın ya da haksız olmanın hiç önemli olmadığı anlar vardır. Böyle anların olabileceğini de 1997 senesinde bilmiyordum. İnsan yaşadığı deneyimler sonucunda edindikleri ile geçmişe baktığında geçmişteki yargılarına, yanılgılarına “ne kadar tuhaf” diyebiliyor. Tuhaf olan şey aslında hayata bakışımızdaki değişimdir. Tuhaf ve değerli olan bu bakış açısı değişimi sayesinde “kötü” dediğimiz bir hastalığın, başıma hiç gelmemiş olsaydı dediğimiz bir olayın ne kadar önemli, anlamlı, değerli olduğunu anlarız. “Yersiz” gözüken bir şeyin “yerli yerinde” olduğunu fark etmemiz için belki de geleceğe ihtiyacımız vardır.

            İnsanın şizofreni tanısı almış olması “ölümden beter bir durum” mu? Asla! Şizofreni tanısı aldığım ve tedavi olduğum için ve tedavi sürecinde öğrendiklerim için hep iyi ki dediğimi söylersem beni yadırgayabilir veya anlamakta zorluk çekebilirsiniz. Başlangıçta bir “ruhsal hastalığa” sahip olduğumu, bütün yaşamımın karardığını, yapmak istediklerimden elimi eteğimi çekmem gerektiğini düşünmüştüm. Böyle düşündüğüm için de günlüğüme 2000 yılında “Yasından emin bir Yasemin” var yazmıştım.    Sene 2019 ve geçenlerde söylediğim şu sözün hakkını vermem gerekiyor: Kendinden emin bir Yasemin var Andeniz'de! 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder