Sanatın Anlamı/ Yasemin Şenyurt

12 Ağustos 2026 Çarşamba

sözlük

 


böyle bir ağaç mı varmış?

 


Şiir Antolojisine bakıyorum. Günün şiiri ne olmalı? Kavafis’in bir şiiri mi? Şiir Antolojisinin aralarında ufak beyaz kağıtlar var. Ne işe mi yarar? Sevdiğim dizeleri not alırım o kağıtlara. Sevdiğim cümleleri not almak alışkanlığım da var.

Şiirden şiire ilerlerim denizde. Bazen dengemi kaybedip denize düşerim. Düşmek nasıldır? Acıtır insanın dizini, elini, kolunu... Başını çarpmak fenadır. Karada düşmektense denizde düşmek isterim. Denizin dalgaları hırçındır derler, inanmam. Karadan daha şefkatli gelir deniz.

Şiir Antolojisine bakıyorum. Günün şiiri ne olmalı? İdare edip giderken bir şiir okuyan günümüz insanı nasıl hisseder? Hangi şiiri nasıl bir halde okuduğu belirler hislerini. Denize düşmüş gibi hissedebilir. Kuşlarla hemhal olup çocuklar gibi sevinebilir. Şiiri okuduğu anda biri bağırırsa yerinden zıplayabilir. Şiiri okuduğu anda yağmur yağıyorsa dışarı çıkmak isteyebilir. Hele ilkbaharsa mevsim...

Herkes kendi şiirini bulsun isterim. Bir şiir yetmesin bir ömre... Herkes şiirler okusun. Bir şiirden denize atlasın. Başka bir şiirden denize dalsın. Denize düşüp başını da çarpabilir, korkmasın. Ayağa kalksın, dengeyi sağlasın, yürüsün.

Bugün ben size şiir seçemiyorum sevgili okurlar. Çok sıcak bir Ağustos sabahında yaralanmaktan, düşmekten, dengesizlikten bahsedip canınızı sıkıyorum. Belki de yapabileceğim en iyi şey bu. Can sıkıntısıyla dolup dolup taşmak...

Belki de kendime Can Yücel şiiri okumalıyım ve sonra size yeniden yazmalıyım. Yeniden yazmalı mıyım? Emin değilim.

Bazen kendi  şiirinizi bulamayacaksınız ama yine de aramaktan vazgeçmeyeceksiniz. Belki de dünyadan gelip geçmiş tüm şairlerin en az bir şiirini okumuş olacaksınız. Belki de bir şiir yazacaksınız ve siz şiirin ismini düşünürken hayat verecek onun ismini.

Can sıkıntısıyla dolup taşmak ve canınızı sıkmak  yerine ben de şiir okuyacağım. Böyle bir ağaç mı varmış diyeceğim. O ağacın gövdesine sarılacağım. Şiirden gelmiş olacağım, şiire gidiyor olacağım. Hayret etmekten ve hayranlıktan yana olacağım doğada. Sorular soracağım ve o soruların içinden şiirler geçecek.

Yasemin Şenyurt

11 Ağustos 2026 Salı

insanın müziği var

Erol Evgin’in Sitem şarkısı başkadır. Şarkılar bazen dünyanın bütün dillerinden daha kuralsız ve bütün dillerden daha etkili olabiliyor. Bir şarkı tutturuyor insan mesela sabahın erken bir saatinde...Nereden aklına esmiş bilinmez, o şarkıyı söylüyor.

İnsanın aklına esen şarkılar güzel...

Bu sabah şarkılar esmedi aklımda. 

Bu akşam eser mi bilmem.

Şarkılardan biri var ki o en yakıcı, o en dokunan, o sevdayı anlatır başka türlü.

İnsanın içini dağınık ve sıcak bırakır.

Şarkılardan evi olur mu insanın? Olur, bal gibi olur.

Şarkılardan bahçe de olur. Şarkılardan okul da olur.

Şarkılar essin aklınızda. Sayılar, hesaplar, istatistikler, grafikler büroda kalsın. Kırgınlıklar, kızgınlıklar, sitem ve hayal kırıklıkları da geçsin. Şarkılar pansuman yapsın. Şarkılar gürül gürül içimize aksın.

Bundan böyle şarkı sözcüğünü hiç kullanmadan yazıyı bitirmeyi deneyeceğim.

İnsanın müziği var. Yaşamın nakaratları olduğu gibi...

Hep kazanmaktan yana olma yürek! Dağılmayı, yenilmeyi, hüsranı da kabul et.

Söylenmekten vazgeçip bizi söyleşilere götür yürek...

Nasıl yapacaksın bunu?

İçimize atarak dağ gibi dertlere kavuştuğumuz günleri geride bıraktık. 

Bugünlerde konuşuyoruz sık sık.

Söyle yürek, doğru değil mi söylediklerim? 

Anlat yürek, bir kenarda kalsın gurur vesaire...

Düşün yürek, bu dediğimi yeniden düşün.

İnsanın müziği sürecek.

                                   Yasemin Şenyurt

 

10 Ağustos 2026 Pazartesi

radyo gibi


Evde yemek pişiriyordum ki zil arka arkaya çaldı. Kapının deliğinden baktım. Melahat gelmiş. İçeri girdi, terliklerini giydi ve telaşlı telaşlı anlatmaya koyuldu. Mutfaktan salona, salondan oturma odasına mekik dokuyor ve anlatıyordu. Yemek kokusuna sözcükler karışıyor ama ben olup bitenleri anlamlandıramıyordum. Öyle mi olmuş dedim. “Sen beni dinlemiyor musun?” dedi. Buz gibi sitem...

Buz gibi sitem nasıl çözülür?

İki kupaya kahveleri doldurduk. Oturma odasının puf puf koltuklarına kurulduk. “En baştan anlat şunu” dedim. “Olmaz, kaçırdın” dedi ve kahkahalarla güldü.

Merak nasıl çözülür?

Peki anlatma cümlemi kurunca Melahat’in hevesi kursağında kaldı.

Kahvesinden bir yudum alıp “Merak etmiyor musun?” dedi.

Hayır dedim.

Radyoda doksanlardan bir şarkı çalıyordu.

-     Kapatayım mı radyoyu?

-     Ev senin... Misafir gibi davranma lütfen.

-     Neyse çalsın... Sen nasılsın?

-     Çalıyorum işte ben de radyo gibi...

-     Ne demek bu?

-     Dinleyen, anlayan ve hatta soran yok demek.

-     Sordum işte...

 

Sessizlik nasıl çözülür?

                                       

                                  Yasemin Şenyurt


ruhun düğümlenmesi


Güneşin yakan ve can sıkan bir tarafı vardı bugün. Bütün vücudum kaşınıyordu. Bir otel odasında yaralarıma merhem sürüyordum. Deniz hiç olmadığı kadar uzaktı. Denizde yüzmek bir tarafa yanına bile yaklaşamazdım. Denize uzanıp gökyüzüne dakikalarca gülümseme hayalim karaya çarpmıştı. Gökyüzü ve deniz benden çok uzakta hangi şarkıları söylüyorlardı?

Bir kez duymuştum o şarkıyı. Duyunca dayanamamış ve şarkıya eşlik etmiştim. Sesin ne kadar güzelmiş demişti bir balık. Bir başka balık “abartıyorsun” demişti ona. Ben ikisine birden gülümsemiştim. İçimden sessiz olmalarını dilemiştim ve bu dilek anında gerçek olmuştu. Başıma çok az gelen şeylerden biridir; dileğin anında olması...

Gökyüzü ve denizin şarkısına bir kez eşlik etmiş olmak yetmişti bana. Ölsem de gam yemem demiştim artık ama gam yedim daha sonra. Şu yaralarım olmasa bir koşu gidip deniz kenarına atlardım içine kulaç kulaç...  Kimse tutamazdı beni. Bu otel odasında duvarlar ne kadar boğuyor insanı. Duvarlar tutuyor her şeyi. Donuk bir gün. Güneşin can yakan tarafından tutun kaşınma hissine kadar her şey yeraltına çağırıyor...

Sahiden benim yeraltımda neler oluyor?

Karanlık değil ama aydınlık da değil... Loş bir mekan. Duvarında Munch’un ve benim yaptığım Çığlık resimleri...

Masanın bir ayağı topallıyor. Masanın üzerinde örtü yok, toz var.

Tozun üzerinde beni kışkırtan bembeyaz bir dosya kağıdı...

Kalemlerin ucu kırık ve kalemtıraş deniz kadar uzakta.

Yine de yazabilecek miyim?

Çatırtılar duyuyorum. Zemin mi gök mü başım mı? Nereden geldiğini bilmek için kımıldanıyorum ama hareket etmeme yetmiyor bu kımıldanış.

Munch’un Çığlık tablosundan bir kalem masanın üstüne düşüyor. Yağmur damlası gibi düşüyor. “Bu olanaksız.”

Olanaklı ve olanaksızın ruhumu düğümlediği çok olmuştur.

                                      Yasemin Şenyurt