mavi çimenlerde nefes al
Yasemin Şenyurt
22 Ağustos 2026 Cumartesi
21 Ağustos 2026 Cuma
yapbozun parçaları
Eylül ayında büyük bir yapbozun ilk parçasını yerine koydum. Bu iş planlama ve zamanlama işiydi. Mükemmellikten vazgeçip kusurlarımı, hatalarımı görüyordum. Bu görüş yeni pencereler açıyordu.
Kendine söylediklerin önemlidir derler. Kendime bu yapboz bitmese de olabilir iznini verdikten sonra her şey gözüme farklı görünmeye başladı.
Okuduğum kitaptaki bir bölüm sayesinde yapbozun ikinci parçasını da yerleştirdim. Düzenli bir şekilde notlar alıyordum. Düzenli bir şekilde kendi düşüncemin ne olduğunu soruyordum.
Yanlış yapmanın mükemmel olmaktan kat kat iyi olduğunu anlamıştım. Yazıyor ve siliyordum, yazıyor ve düzenliyordum. Silgi tozlarından halı olurdu; temizlik yapmıyor olsaydım....
Yeni bir bağlantıyı sezer gibi olduğumda başka her şeyi bırakıp onun izini sürüyordum.
Bilgilerin birikmesi, sınıflandırılması derken etrafımdaki defterler, kitaplar çoğalmıştı. Bütünü ve bütünün içindeki parçaların kendi aralarındaki ilişkiyi ve onların bütünle olan ilişkilerini görmekti mesele...
Arada nefes almak için trenle Eskişehir’e gidiyordum. Eskişehir’de bir kafede bu bütünü görme meselesindeki engellerimi yazıyordum. Yürüyordum, yürüyordum...
Üçüncü parçayı yerleştirmek üzereydim ama yapboz bin parçadan oluşuyordu. İlk on parça yerleşti mi yüz parçaya ulaşma konusunda daha gayretli olabilirdim. Vazgeçmenin eşiğinde duruyordum...
Kimse gelip yapboza bir parça yerleştiremezdi. Bu işe gönlünü, aklını verip devam et dedim. Yapı ve yapılandırma sözcükleri sözlükteki anlamlarından daha zengin anlamlar içermeye başlamıştı.
Bir sabah yapbozu dağıtmak üzereydim ki üçüncü ve dördüncü parçalar yerini buldu.
Yasemin Şenyurt
16 Ağustos 2026 Pazar
tren yolculuğu
Trende yolculuk
Tekli koltuk
Cam kenarı
Kalbimde ağrı
Kitabım yarım kalmış
Ankara yorgun
Uyuyamamış
Trende yolculuk
Tekli koltuk
İstanbula gidiyoruz
Marmara Denizi uykulu
Güneş açmamış kollarını
Uzanmamış ona
Masmavi yine de
Trendeyim
Gurur sistemi ve
İçsel çatışmalar içinden
Uyanıp
Gerçek benliğime doğru
Gitmekteyim
Sevme kapasitem iyileşiyor
Trendeyim
Çıtır çıtır simit
Demli çay
Uzak bir masada
Düşünceli iki kişi
Sihir değil aradığım artık
Görmekteyim
İstasyonda
Bir dakika durulacak
Bu anonsu duyuyorum
Tıngır mıngır ilerliyoruz
Sihir değil bulduğum
Sorumluluğumu alıyorum
Ne görkemli başarılar peşindeyim
Ne de her şeyin çözümü sevgi
Vazgeçmiyorum da
Özgürlük maskesi altında
Görüyorum olanları
Suç başkalarında değil
Başkaları cennet de değil
İçime bakıyorum
Bu cesaretse cesaret
Sorumluluksa sorumluluk
Gidiyorum
Yasemin Şenyurt
12 Ağustos 2026 Çarşamba
böyle bir ağaç mı varmış?
Şiir Antolojisine bakıyorum. Günün şiiri ne olmalı? Kavafis’in bir
şiiri mi? Şiir Antolojisinin aralarında ufak beyaz kağıtlar var. Ne işe mi
yarar? Sevdiğim dizeleri not alırım o kağıtlara. Sevdiğim cümleleri not almak
alışkanlığım da var.
Şiirden şiire ilerlerim denizde. Bazen dengemi kaybedip denize
düşerim. Düşmek nasıldır? Acıtır insanın dizini, elini, kolunu... Başını çarpmak
fenadır. Karada düşmektense denizde düşmek isterim. Denizin dalgaları hırçındır
derler, inanmam. Karadan daha şefkatli gelir deniz.
Şiir Antolojisine bakıyorum. Günün şiiri ne olmalı? İdare edip
giderken bir şiir okuyan günümüz insanı nasıl hisseder? Hangi şiiri nasıl bir
halde okuduğu belirler hislerini. Denize düşmüş gibi hissedebilir. Kuşlarla
hemhal olup çocuklar gibi sevinebilir. Şiiri okuduğu anda biri bağırırsa
yerinden zıplayabilir. Şiiri okuduğu anda yağmur yağıyorsa dışarı çıkmak
isteyebilir. Hele ilkbaharsa mevsim...
Herkes kendi şiirini bulsun isterim. Bir şiir yetmesin bir ömre... Herkes
şiirler okusun. Bir şiirden denize atlasın. Başka bir şiirden denize dalsın. Denize
düşüp başını da çarpabilir, korkmasın. Ayağa kalksın, dengeyi sağlasın,
yürüsün.
Bugün ben size şiir seçemiyorum sevgili okurlar. Çok sıcak bir
Ağustos sabahında yaralanmaktan, düşmekten, dengesizlikten bahsedip canınızı
sıkıyorum. Belki de yapabileceğim en iyi şey bu. Can sıkıntısıyla dolup dolup
taşmak...
Belki de kendime Can Yücel şiiri okumalıyım ve sonra size yeniden
yazmalıyım. Yeniden yazmalı mıyım? Emin değilim.
Bazen kendi şiirinizi
bulamayacaksınız ama yine de aramaktan vazgeçmeyeceksiniz. Belki de dünyadan
gelip geçmiş tüm şairlerin en az bir şiirini okumuş olacaksınız. Belki de bir
şiir yazacaksınız ve siz şiirin ismini düşünürken hayat verecek onun ismini.
Can sıkıntısıyla dolup taşmak ve canınızı sıkmak yerine ben de şiir okuyacağım. Böyle bir ağaç
mı varmış diyeceğim. O ağacın gövdesine sarılacağım. Şiirden gelmiş olacağım,
şiire gidiyor olacağım. Hayret etmekten ve hayranlıktan yana olacağım doğada.
Sorular soracağım ve o soruların içinden şiirler geçecek.
Yasemin Şenyurt
11 Ağustos 2026 Salı
insanın müziği var
Erol Evgin’in Sitem şarkısı başkadır. Şarkılar bazen dünyanın bütün dillerinden daha kuralsız ve bütün dillerden daha etkili olabiliyor. Bir şarkı tutturuyor insan mesela sabahın erken bir saatinde...Nereden aklına esmiş bilinmez, o şarkıyı söylüyor.
İnsanın aklına esen şarkılar güzel...
Bu sabah şarkılar esmedi aklımda.
Bu akşam eser mi bilmem.
Şarkılardan biri var ki o en yakıcı, o en dokunan, o sevdayı anlatır başka türlü.
İnsanın içini dağınık ve sıcak bırakır.
Şarkılardan evi olur mu insanın? Olur,
bal gibi olur.
Şarkılardan bahçe de olur. Şarkılardan
okul da olur.
Şarkılar essin aklınızda. Sayılar, hesaplar, istatistikler,
grafikler büroda kalsın. Kırgınlıklar, kızgınlıklar, sitem ve hayal
kırıklıkları da geçsin. Şarkılar pansuman yapsın. Şarkılar gürül gürül içimize
aksın.
Bundan böyle şarkı sözcüğünü hiç
kullanmadan yazıyı bitirmeyi deneyeceğim.
İnsanın müziği var. Yaşamın nakaratları olduğu
gibi...
Hep kazanmaktan yana olma yürek!
Dağılmayı, yenilmeyi, hüsranı da kabul et.
Söylenmekten vazgeçip bizi söyleşilere
götür yürek...
Nasıl yapacaksın bunu?
İçimize atarak dağ gibi dertlere kavuştuğumuz günleri geride bıraktık.
Bugünlerde konuşuyoruz sık sık.
Söyle yürek, doğru değil mi söylediklerim?
Anlat yürek, bir kenarda kalsın gurur
vesaire...
Düşün yürek, bu dediğimi yeniden düşün.
İnsanın müziği sürecek.
Yasemin
Şenyurt
10 Ağustos 2026 Pazartesi
radyo gibi
Evde yemek pişiriyordum ki zil arka arkaya çaldı. Kapının deliğinden baktım. Melahat gelmiş. İçeri girdi, terliklerini giydi ve telaşlı telaşlı anlatmaya koyuldu. Mutfaktan salona, salondan oturma odasına mekik dokuyor ve anlatıyordu. Yemek kokusuna sözcükler karışıyor ama ben olup bitenleri anlamlandıramıyordum. Öyle mi olmuş dedim. “Sen beni dinlemiyor musun?” dedi. Buz gibi sitem...
Buz gibi sitem nasıl çözülür?
İki kupaya kahveleri doldurduk. Oturma odasının puf puf koltuklarına
kurulduk. “En baştan anlat şunu” dedim. “Olmaz, kaçırdın” dedi ve kahkahalarla
güldü.
Merak nasıl çözülür?
Peki anlatma cümlemi kurunca Melahat’in hevesi kursağında kaldı.
Kahvesinden bir yudum alıp “Merak etmiyor musun?” dedi.
Hayır dedim.
Radyoda doksanlardan bir şarkı çalıyordu.
-
Kapatayım mı radyoyu?
-
Ev senin... Misafir gibi davranma lütfen.
-
Neyse çalsın... Sen nasılsın?
-
Çalıyorum işte ben de radyo gibi...
-
Ne demek bu?
-
Dinleyen, anlayan ve hatta soran yok demek.
-
Sordum işte...
Sessizlik nasıl çözülür?
Yasemin Şenyurt
ruhun düğümlenmesi
Güneşin yakan ve can sıkan bir tarafı
vardı bugün. Bütün vücudum kaşınıyordu. Bir otel odasında yaralarıma merhem
sürüyordum. Deniz hiç olmadığı kadar uzaktı. Denizde yüzmek bir tarafa yanına
bile yaklaşamazdım. Denize uzanıp gökyüzüne dakikalarca gülümseme hayalim
karaya çarpmıştı. Gökyüzü ve deniz benden çok uzakta hangi şarkıları
söylüyorlardı?
Bir kez duymuştum o şarkıyı. Duyunca
dayanamamış ve şarkıya eşlik etmiştim. Sesin ne kadar güzelmiş demişti bir
balık. Bir başka balık “abartıyorsun” demişti ona. Ben ikisine birden
gülümsemiştim. İçimden sessiz olmalarını dilemiştim ve bu dilek anında gerçek
olmuştu. Başıma çok az gelen şeylerden biridir; dileğin anında olması...
Gökyüzü ve denizin şarkısına bir kez
eşlik etmiş olmak yetmişti bana. Ölsem de gam yemem demiştim artık ama gam
yedim daha sonra. Şu yaralarım olmasa bir koşu gidip deniz kenarına atlardım içine
kulaç kulaç... Kimse tutamazdı beni. Bu
otel odasında duvarlar ne kadar boğuyor insanı. Duvarlar tutuyor her şeyi.
Donuk bir gün. Güneşin can yakan tarafından tutun kaşınma hissine kadar her şey
yeraltına çağırıyor...
Sahiden benim yeraltımda neler oluyor?
Karanlık değil ama aydınlık da değil... Loş
bir mekan. Duvarında Munch’un ve benim yaptığım Çığlık resimleri...
Masanın bir ayağı topallıyor. Masanın
üzerinde örtü yok, toz var.
Tozun üzerinde beni kışkırtan bembeyaz
bir dosya kağıdı...
Kalemlerin ucu kırık ve kalemtıraş deniz
kadar uzakta.
Yine de yazabilecek miyim?
Çatırtılar duyuyorum. Zemin mi gök mü
başım mı? Nereden geldiğini bilmek için kımıldanıyorum ama hareket etmeme
yetmiyor bu kımıldanış.
Munch’un Çığlık tablosundan bir kalem masanın
üstüne düşüyor. Yağmur damlası gibi düşüyor. “Bu olanaksız.”
Olanaklı ve olanaksızın ruhumu
düğümlediği çok olmuştur.
Yasemin
Şenyurt







