Güneşin yakan ve can sıkan bir tarafı
vardı bugün. Bütün vücudum kaşınıyordu. Bir otel odasında yaralarıma merhem
sürüyordum. Deniz hiç olmadığı kadar uzaktı. Denizde yüzmek bir tarafa yanına
bile yaklaşamazdım. Denize uzanıp gökyüzüne dakikalarca gülümseme hayalim
karaya çarpmıştı. Gökyüzü ve deniz benden çok uzakta hangi şarkıları
söylüyorlardı?
Bir kez duymuştum o şarkıyı. Duyunca
dayanamamış ve şarkıya eşlik etmiştim. Sesin ne kadar güzelmiş demişti bir
balık. Bir başka balık “abartıyorsun” demişti ona. Ben ikisine birden
gülümsemiştim. İçimden sessiz olmalarını dilemiştim ve bu dilek anında gerçek
olmuştu. Başıma çok az gelen şeylerden biridir; dileğin anında olması...
Gökyüzü ve denizin şarkısına bir kez
eşlik etmiş olmak yetmişti bana. Ölsem de gam yemem demiştim artık ama gam
yedim daha sonra. Şu yaralarım olmasa bir koşu gidip deniz kenarına atlardım içine
kulaç kulaç... Kimse tutamazdı beni. Bu
otel odasında duvarlar ne kadar boğuyor insanı. Duvarlar tutuyor her şeyi.
Donuk bir gün. Güneşin can yakan tarafından tutun kaşınma hissine kadar her şey
yeraltına çağırıyor...
Sahiden benim yeraltımda neler oluyor?
Karanlık değil ama aydınlık da değil... Loş
bir mekan. Duvarında Munch’un ve benim yaptığım Çığlık resimleri...
Masanın bir ayağı topallıyor. Masanın
üzerinde örtü yok, toz var.
Tozun üzerinde beni kışkırtan bembeyaz
bir dosya kağıdı...
Kalemlerin ucu kırık ve kalemtıraş deniz
kadar uzakta.
Yine de yazabilecek miyim?
Çatırtılar duyuyorum. Zemin mi gök mü
başım mı? Nereden geldiğini bilmek için kımıldanıyorum ama hareket etmeme
yetmiyor bu kımıldanış.
Munch’un Çığlık tablosundan bir kalem masanın
üstüne düşüyor. Yağmur damlası gibi düşüyor. “Bu olanaksız.”
Olanaklı ve olanaksızın ruhumu
düğümlediği çok olmuştur.
Yasemin
Şenyurt
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder